İçeriğe geç
Anasayfa » Bir Devlet Hastanesi Macerası: Kırık Bilek ve İşleyen Çarklar

Bir Devlet Hastanesi Macerası: Kırık Bilek ve İşleyen Çarklar

Allah kimsenin başına hastalık, kaza ve acizlik vermesin. Ülkemde bunları yaşamak, hayatı iki kat zorlaştırıyor. Taziye ziyaretine gittiğim Alanya’da düşerek kaza geçirdim. Sol ayağımdaki bilek kemiği iki yerden kırıldı. Ambulans arandığında yarım saatte geldi. İlk müdahaleden sonra devlet hastanesine götürüldüm.

Elbette acının etkisiyle bütün duyularım dumura uğradığı için hastane yolculuğu boyunca acıdan başka bir şey hissetmedim. Hastanenin acil servisine iki civarı gelmiştim. Acil serviste ilk müdahale yapıldı. İstanbul’da yaşayanların ağzına sakız olmuş bir deyimle, “Sanki E-5 karayolu.” Acil servis de tam bu tanıma uyuyordu. Ufak bir odada beş altı personel ne yaptığını bilmez şekilde dört dönüyor, gelen gidenin takibini yapan masa başı personeli bile çoğu zaman yerinde duramıyordu. İşin komik tarafı arada bir etrafı temizlemeye gelen temizlik personeli gayet rahattı. Sedyeye boylu boyunca uzanmış, acı çeken biri yokmuş gibi sağı solu temizlemeye çalışıyordu. Durumdan rahatsız hasta yakınları sıkıyorsa bir şey söylesin. Doktorların fırçasına alışmıştık, zira paramız yoktu ama diğer personelin de “Kraldan çok Kralcı” tavrı anlamsız duruyordu.

Hastane Macerası Başladı Umut ve Bekleyiş

İlk müdahale bittiğinde aradan bir saat geçmişti. Elbette işin ehli, oranın amiri, daha doğrusu oranın patronları bu kısma gelmezmiş. Dijital ortamda materyallere bakarak yapılması gerekenleri oradaki personele söyler, işler böyle akıp gidermiş. Sorun yok ki, yıllardır iş akışı bu şekildeydi. Mazi aklıma geldi, acil durum için hastaneye gitmiştim, acildeki personel sorunun resmini cep telefonuyla çekip amirine göndermişti; yani iş akışına yabancı değildim.

Acil servisi “İyi ki varsın, şöyle böyle” diye övmeye gerek yok, ama “Yuh be bu kadar hantal işleyiş olur mu?” diye yermeye de gerek yok. Sigortalı personelden, vergilerden toplanan, yani vatandaşın verdiği paralarla kurulup işleyen bir kurum. Olması gereken ve yapılmış bir kurum diyebiliriz.

Doktor ameliyat olunması gerektiğini söylemiş. Gündüz saat 15:00, acil serviste dört sedye var ve birinde ben varım. İlk başta acilen ameliyat sırasına alınmam gerektiği ve sıraya alındığım söylendi. Ama geçen zamanda bu kavram hiç kullanılmadı, zaman su gibi akıyor, acıdan nevrim dönmüş, kaskatı kalmıştım. Yanımdaki refakatçi dikilmekten heykel olmuş, doktora ne zaman servise çıkacağımı sorup duruyordu.

Personel Değişse de İşleyiş Değişmiyor: Sorun Sistemde

Personel değişmiş, yeni personel gelmişti. Yeni gelenlerden biri biraz daha acemiydi ki, bizlere insan gibi davranıp sorunumuza yardımcı olmaya çalıştı. Ama ne gezer, ameliyat sırasından çıkarılmışız, daha acil hastalar gelmiş. Peki tekrar ne zaman sıraya alınırız? Sorusunun cevabı yok. Kullanılan tabirle, hastalık sıralaması varmış ve benim kırıklarım yerine göre bir hafta ertelenebilirmiş.

Aç susuz ve tuvaletsiz geçen zamanda, saat 20:00 olmuştu ve biraz ilgi göstermeye çalışan genç doktor da pes etmiş, çabaları bir sonuç vermemişti.

Bir şekilde zamansız da olsa sevkten dolayı taburcu olan hastanın yerine yatırmak istemiş ama rütbeli biri yatağı rezerve ettiği için girişimi başarısız olmuştu. Kendi gayretiyle çevre devlet hastanelerini aradı. Acil hasta senfonisiyle serzenişte bulunsa da sonuç alamadı. En nihayetinde saat gece yarısı 24:00 olmuştu, acil serviste kurbanlık koyun gibi kıpırdamadan yatıyordum. Her tarafım tutulmuştu, Alanya sıcak memleket olsa da gece serinliği üşütüyordu.

Hastanede Yatan Tecrübeli Vatandaş Başına Gelecekleri Bilir

Bu arada her Türk vatandaşı gibi hastaneye yatabilmek için torpil aramaya başladık. Kendi kısa olsa da eli uzun arkadaşı aradım, yarın dönüş yapacağını söyledi. Bu arada o hastanede çalışan tanıdık epey uğraştı ama anlaşıldı ki bulunduğumuz hastaneye yatış almak bizim için hayaldi. Artık çevre hastane arayışları başladı, aracımız sayesinde yakın çevrede bir hastane bulduk. Şimdi sıra oraya sevkin nasıl yapılacağı konusundaydı. Hastanenin tek nakil aracı varmış o da serviste olduğu için ancak geri geldiği zaman bizi götürebilirmiş. Epey uğraştan sonra genç doktor acil durumlar için hastanenin bir ambulansının daha olduğunu öğrenmiş, bir iş başarma sevinciyle yanımızda ambulans sorumlusunu aradı. Karşı tarafın verdiği cevap trajikomikti. “Gecenin bir yarısında, ambulansa şoför ve personeli ben nereden bulayım?” Genç doktorun yüzü düştü ve cevapsız telefonu kapattı. Kendi kendine söylenmeye başladı.

İkinci acil ambulans işi de olmadı. Genç doktor biraz hırslıydı, muhtemelen yeni doktor olduğu için ülkemizdeki işin akışına henüz muttali değildi. Bu sefer acil telefonuyla ambulansa ulaştı. Durumu izah etti, aldığı cevap komikti: “Hasta nakillerini hastane kendi yapar.” Gülerek telefonu kapattı. Ellerini havaya kaldırdı ve “Pes” dedi. O da diğerleri gibi başka şeylerle meşgul olmaya başladı. O da artık ermişti, ülkemizdeki iş akışını kavramış, iç huzuruyla telefonundan eğlendirici video açabilmişti.

Sevk Olmayı Başarmak Bizim İçin Kıvanç Oldu

Gece 02:30 civarı hastanenin sevk aracı gelmişti. Tekerleği tekleyen sedyeye alınıp gürültülü bir şekilde ambulansa bindik ve aracımız sayesinde kabul edildiğimiz hastaneye gittik.

Hastanede karşılanmamız oldukça manidardı. Acil bölüme gittik, hastayı kabul eden doktor nerden geldiğimizi sormadı; zira haberleri vardı ve bizi kabul eden doktorun ismini duyan hazır ola geçiyordu. Doktoru nereden tanıdığımızı sorup durdular. İyi yere kapak atmıştık, torpilimiz sağlamdı, her ne kadar sırt üstü yatsak da artık sırtımız yere gelmezdi.

İlk işlemlerden sonra güzel bir odaya alındık. Gayet temiz ve ferah bir yerdi. Orada da yatışı yapan hemşirenin ilk sorusu “K… Bey’i nereden tanıyorsunuz?oldu.

Ertesi gün sırada olmamama rağmen ameliyat oldum, ayağıma iki platin takıldı ve yirminin üzerinde çivi vardı. İlk müdahaleyle tedavime başladılar. Serviste bir defa ameliyat eden doktoru gördüm. Kılık kıyafetine bakınca kimse buna profesyonel cerrah demezdi.

Taburcu Olduk Kalanlar Selam Olsun

Üç gün sonra taburcu olduk. Taburcu olurken alçının değişmesi için giriş kata, alçı odasına inmemiz gerekti. Yattığımız bölümde çıt yoktu, fazla hasta da yoktu. Ortalık sessiz ve huzurlu, düzenli bir iş akışı vardı.

Asansörle giriş kata inerek alçı odasına gittik. Gittik ama ne maceraydı. Daracık koridorda tekerlekli sandalye ile yürümek imkânsızdı. Koridorun iki tarafı da sıraya girmiş hastalarla doluydu. Eskiler bilir; tüp, şeker, yağ kuyrukları olurdu, başını gören sonunu göremez, sonunda olan başını göremezdi. O durum vardı. Üstteki dinginliğe karşın burada engin dalgalar vardı.

Zorlukla alçı odasına girdik, daracık ve bakımsız bir odaydı. İçeride gereğinden fazla kişi vardı; boş boş konuşup çalışanları meşgul ediyorlardı. Kıyafetlerinden belliydi ki bunlar hastanenin geyikçi personeliydi. İşini yapanlar hem işini yapıyor hem de onlara cevap veriyordu.

İşimiz bitti ve hastaneden çıktık, araç gelene kadar tekerlekli sandalyede bekliyorduk. Hastane personeli yanımıza geldi, tekerlekli sandalyeyi alacağını söyledi; oysa başımızda bekleyen başka bir hasta vardı, o da hâlâ oturduğumuz tekerlekli sandalyeye talipti.